20 Mayıs 2008 Salı

Nudo Es.


onlar için anlar vardır. bir köşebaşı oturağında, apartman dairesinde, sokakta, kaldırımda, karşıdan geçen varlığın duruşunda, otobüste ayakta şarkı dinlemekte... mutluluk hissederler. bazen bütün günü idare edebilir bunlar. sonra yine siyah bulutların kapladığı gökyüzü ve her adımda düşen ard. oysa ne de mutluydu her geçtiğinde o sokaktan eflatun renkli eflatunla bezenmiş bahçeli evin ön kaldırımlarından yürüdüğünde. dut ağacı olan bahçe, sessizlik, koca cadde, kaldırımlar, sokak lambaları, şirin evler, hanımeli kokusu, az. ne de hoştu. otobüs durağı koymak nedendi? o sokaktan otobüs geçmemeliydi, geçmese olmayacak mıydı? o gürültüyü duymak istemiyor. hayır! bu olmamalıydı.
onlardan biriydi, bu önemsiz anımsanan değişkenler onun için de mutluluktu, bazen. bulutlar o caddeyi de kapladı, hayır, bunu sadece içinde yaşıyordu, kimse bilmeyecek, bilemez de. ufacık nişasta tomurcuğundan koskoca bulutlarla şato yapacak, sonra da düşler ülkesine gidecek. enfesti. nişasta tomurcuğuna ne oluyor? koskaca bulutlarla yapılmış şato bir el silkmesiyle balkondan aşağı düşüyor, dağılıyor. balkondu, ve sadece muhallebi için hazırlık vardı. ne düştü ama!
yaşam tekdüzeydi. arayüzü de olmadı, diğerlerine hiç benzemedi. maskeli balo klişesi doğruydu; o hiç baloda olmadı, arayüzü yoktu. saçmaydı, dünya balodaydı ya o? o da, evet, o da oradaydı. bilmiyordu. hissetmiyordu. hiç olmamış gibi, yaşanmamış gibi, elleri kayboluyordu önce, yüzü yok, sesi de. bedeni saydam çizgilerden. tamamdı!istediği olmuştu; hiçti. asılları da görüyordu artık(içler; sahteler düştü). diğer; saygın, duruşuyla çevresini etkileyen varlık, şimdi kırkbeş derece eğik beden ve suratı tanınmayacak kadar siyah. "içiniz ne fena efendim." yok, hayır, yine... soğuk düş! titreme ve düşüş. zamanı kim yenebilirdi ki? bu imkânsız değildi, zordu.
yağmuru seviyordu, damla damla görünen, onda oluk oluktu, sırıksıklam beden değil, yaşlı içi onu hasta ediyordu. birden koşmaya başladı; bunu hiç bekliyordum. ne yapacağından emindi, sanki. algılayamamıştım onu. kulağında o tını! nasılda kaçırdım! şimdi durdurabilirim onu. durdurdum, güneşin yoluna düşmek istiyordu kolları iki yana açılmış. bu onun sonu olabilirdi.
içinde hep hiçbir şeyi onun da seveceği ışığı vardı. bir evre o da sevecekti dünyayı. yine de farkında olduğunu düşürmüyordu fikrinden; bir evre hiç olmayacaktı.
zaman kıvrıldıkça kıvrılıyor, o, kıvrımında kalıyordu.
düşecekti, bu kesindi, hep.


sırf bunun için paylaşmak istemiyorum, zamanın soluksuzluğunu yaşıyorum, ne söyledikleri umurumda değil, susuyorum, dinlemiyorum.
-geçecek.
bu hastalık değil, evre de, düşünce de, düş de. pekâlâ, nasıl geçecek?
biri bana anlatmasın. :nudo

30 Nisan 2008 Çarşamba

hiçten yere

içim kapalı beklerim
çok vurgun, hüzün zaman
oluk oluk yaşlarım düşer
buharlaşır hiç durduğumda.
beklemeksiz kaybolurum
ardıma bakmadan neden?
iç ışığım yanar
o da kaybolur düş düşünce.
melekelerim kırılır toplarım
yorgun gecelerin sabahlarında
ve dalgalarında içdenizin
gel-gitlerim yaşlı hallerimi.

24 Nisan 2008 Perşembe

ardım yok benim, ötem de

kocaman düşlerden düşmek... yaşamım replik aldığı düşlerin düşünceye düşmemesiyle düşüyor, sanırım. hüzün tınılarken, sabahın buğusunda, hiçken, anlamsızken, parmaklarımı iteliyorum. hiçbir şeyin farkındayım, her şeyin de. bu, biliyorum fakat birkaç eksik, evet, ne bilmiyorum, fakat eksik. hiçbir şeyin farkında olmak istemezdim, diğerleri gibi, herkes gibi. gökkubbeye baktığımda, denizde, ayda, yıldızlarda, kuyruklarında, yağmurda... sair çok şey hissediyorum, bu hoş. fakat düşmek değil! ellerim bağlı sesim yok'ken, nereye düştüğümü bilmiyorken, hiçken zaman, buğuyken yaşam... değil... hoş değil. belki de, hiç... gerçek ve istemiyorum, anlamsız ve anlatmaksız değil anlayamamalı, anlatamamalı. koşarken tınıyla eş duygulu aslında içimden dayanaklı koşuyorum, evet, bu sanırım. yaşamayı öldürüyorum. ardım yok benim. ileri yok, yok! oluşturmak? belki. taşlar var, tretuvar taşları ya da deniz kıyısı kayaları değil, beş taş kıvamlı da. adımlarda geride kalan, soğuk, sıcak, saydam, küçük. ardımda kalıyor her adımda, ileri yok! ileride yok. alıp ileriye koymak, evet, pekâlâ bu olabilir fakat düşüyorlar, ardım yok benim. kanım çekiliyor nereye bilmiyorum, gel-git değil bu. çekiliyor. kim zamanı biliyor? bilmiyorum, hoş, bilse de kim, bunu saklayacaktır.
kıvrılan zamanın, kıvrılmış tarafında kalıp, zamanı bilmemek/bilememek. hiç bilmemek/bilememek. susmak bildiğine. ne fena.

"yine de,
yağmur ıslatıyorsa, koşabiliyorsam ip üzerinde, yıldız kaydırabiliyorsam...
düşse...
her şeye geç değil..."
düşlüyorum. bunu zaman göstermeyecek.

20 Nisan 2008 Pazar

derinsual




çiziktiren: masuda.
düzenleyen: zifirî.

natal gibi

18 Nisan 2008 Cuma

sırf dayanaklar için, bazen / bulut


timsah, su aygırı, yunus, ayı, ejderha...
o kadar yakınlar ki, sıkacağım el el, nişasta kıvamında. nefes alıp içime dolduracağım, koşacağım; soluksuz, nefes almaksız, içte, koşacağım.
bahar, polen yerine nişasta tomurcukları, dudaklarımla ve ellerimle ve ayaklarımla... o müthiş his ve ses.
dağılıyorlar; su aygırı, ayı, karnıbahar, toad oluyor. hoşlar, çok. sarılmak istiyorlar onlar da, biliyorum, fakat yapamıyorlar.
dağılıyorlar, maviliğe karışıp.

"-ne istersen onu görürsün.
-yok, öylelerdi.
-ya bırak şimdi, nasıl baktığına bağlı.
-timsahın sadece kuyruğuydu.
-dinozor bile görebilirsin.
-ejderha da vardı zaten.
-deli ya."

galatadayım, topkapı sarayı bir adım, ikinci adım ayasofya ve sultanahmetteyim. bir sıçramayla balonun halatını koparıp -yapamadılar ya- bulutlarla sarılmak...
enfes olurdu.