ayna tutmaktan vaz geçip ya da kendilikten vaz geçip anlamak..
Pazartesi, Mayıs 4
Cumartesi, Mart 28
yaşam sürükleyicisi
öyle varlıklara sırt dönüp de gitmek zor değil, kolay da.. hiç mi enseden tutup gel buraya diyen olmayacak? o kadar yalın değil kimse.. ben belki.. belki?
yok yahu, ben de değilim; dünyayı döndürdüğüme göre bilmem kaç milyar insanla beraber illa ki birkaçı da benim ensemden tutacaktır.. hoş, ağırlığımı taşıyabiliecekler mi? yine belki..
belki, belki.. yaşamda belkiler fazlaysa, adımlar kesin değil, yumuşak, korkak hatta, ve bazen isteksiz.. çoğusu böyle; çoğumuz belkilerle ilerliyor, sesimizi yalnızca kendimiz, -belki- yanımızdaki varlık duyuyor.. fikirleri kim dinliyor ki? anlatılıyor mu? ya da anlatmak isteniyor mu? istenince anlayan kocaman varlıklar olacaktır; varlığın kendisi kocaman varlık çoğu kez.. hatta, sol işaret parmağını sağ eliyle kavrayan küçük kız kadar masum, utangaç, içinde mutluluğu saklamak isteyip fakat gözlerinden yüz metre -belki- daha fazla çevresine ışıması gibi kesin fikir olsa, anlaşılmayacak mı?.. ne hoş olur kim bilir? -ben bilmiyorum..
...
öyleyse ben.. yani zifirî, ya da k. hezarfen, -belki- düş.. sanrı yaşam sürdüğüm; şarkılardan, filmlerden, kocaman kitaplardan, istanbul adımlarından, rıhtımdan, sıcak çikolatadan, lavaşa benzeyen telefondan, gece denizinden, ben buradayım, sen neredesin?'den, vs'den.. vs'den.. bunlardan daha fazla sanırım; yani etrafı gördüğünü sanıp görmemek gibi.. yaşam, enseden tutup sürüklenmek bazen..
sürükleniyorum.. yavaş.. yavaş..